Aile Yuvası Nasıl Huzur Bulur?
Aile yuvası hangi ihmal ve hangi inceliklerle huzur ya da huzursuzluk üretir? Sevgi, sorumluluk ve fıtrat dengesine dair çarpıcı bir bakış…
Dünyada huzurlu aile yuvası, Cennet bahçesi misâlidir.
Âyet-i kerîmede buyruluyor:
“Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O’nun delillerindendir. Doğrusu bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır.” (er-Rûm, 21)
SEVGİ VE ŞEFKATLE KURULAN YUVA
Sevgi ve şefkat temeline oturtulan bir yuva, dünyanın bütün yorgunluğundan kaçıp sığınılan güvenli bir kaledir. Evin kapısını açıp girdiğimiz an:
“-Elhamdülillâh!” şükrü ile çiçekler açtıran bir an olmalıdır.
Evin beyi, heyecanla ve hasretle eve koşarken; evin hanımı da mutlulukla, hasretle açıyorsa kapıyı, o hâne cennetten bir köşe değil de nedir?
Aile yuvası iki farklı fıtratın birbirini muhabbetle tamamlayışıdır. Psikiyatrist Mustafa Merter Beyefendi’nin ifadesiyle, kadın “cemâlî”, erkek “celâlî” sıfatların temsili misâlidir.
Bu sebeple kadının latîf, nârin tavrını; erkeğin de güçlü ve güven veren tavrını muhafaza etmesi ve yaşatması, göstermesi gerekir. Geçen sayıda, “Kul hakkı derken, evdeki kulu da gördünüz mü?” başlıklı yazımız üzerine bir e-mail aldım:

“Özellikle çalışan hanımlar hem iş yerindeki sorumlulukları hem de evde yapmak durumunda olduğu işlerden fazlasıyla yorulmaktalar. Bu durum Müslüman hassasiyeti olan bir hanımın öncelikli sorumlulukları dışında, farklı iş ve kişilerle meşgul olmasına sebebiyet veriyor.
İş yerinde erkek iş arkadaşına veya âmirine (genellikle erkek oluyor) gösterdiği saygıyı, evde eşine ve çocuklarına gösteremiyor. İş hayatı gerçekten yorucu ve bizce kadınlar için fazlasıyla zor.
Yazınızı özellikle Müslümanca yaşama hassasiyeti olan hanımların okuduğu düşünüldüğünde, sonraki çıkacak yazılarınızda, evde başka kulların da olduğunu düşünerek yazmanızı istirham ederiz.” demiş kıymetli okuyucumuz…
Hâne içinde her bir kulun hakkına özen göstermek, kul hakkı hassasiyetini hissetmektir şüphesiz. Altını çizmek gereken bir husus var; evin iâşesi erkeğe aittir, rızık temini konusunda öncelikle o vazifelidir.
Kadın ise fıtrata uygun olarak, yine öncelikle neslin devamı ve ev ile ilgili konularda mes’uldür. Bu vazifelerden kalan zamanda, uygun şartlarda güç yettirebiliyorsa elbette çalışmasında bir beis yoktur.
Fakat iş yerinde âmirlerine ya da iş arkadaşlarına tavrı, sabrı son derece üst seviyede iken, evde yorgunluk sebebi ile soğuk, asık suratlı ve tahammülsüz ise çalışmaması evlâdır. İş yerinde en çıtkırıldım hâli ile olan kadın ve yine iş yerinde en iş bitiren, güçlü hâli ile erkek… Ya evde? En dağınık, kaba ve asık suratlı hâlde ise!..
Mevlânâ Hazretleri’nin “Gönül, verilerek alınır.” buyurduğu nakledilir.
İnsan, görmek istediği muâmelenin bizzat uygulayıcısı olmalıdır. Evlenene kadar odağımızda olan sevdiğimiz, nikâhtan sonra ilginç şekilde görünmez hâle gelmeye başlıyor sanki! Duygu dünyasındaki mahrumiyeti tamamlamak için ev içinde birbirine şifa olmak yerine; eşler ev dışında alternatif buluyorlar âdeta…
Anneliği abartıp kadınlığını unutanlar ve kavvamlığını unutup ergen gibi yaşayanların savaş meydanına dönüşüyor yuvalar… Eşinden beklediğini alamayan kadın; evlât, sosyalleşme vs. derken erkeğini iyice odağından çıkarıyor.
Duygularındaki boşluk ve evde istediği gibi görülmeme hissi; hırçın, durmadan eleştiren bir kadın inşâ etmeye başlıyor.
Eşinden beklediği sevgi, ilgi ve hürmeti görmeyen, başka bir ifadeyle evdeki kavvamlık/idarecilik/otorite vasfı işlevsiz hâle gelen erkek ise; sayıldığı mekânlarda varlığını ve gücünü ispata yöneliyor.
Böylece gönül bağları zayıflayıp aile temelinden sarsılmaya başlıyor. Saygı, sevgi, ilgi dejenere oluyor; aileyi oluşturan bağlar gitgide kopuyor.
SÖZLER YUVAYI NASIL YIKAR?
Pek çok danışanımda fark ettiğim en önemli şeylerden biri, tartışma sırasında kullanılan sözler! Konular unutuluyor, ancak saygı ihlâl edilerek söylenen sözlerin açtığı yaralar asla unutulmuyor. Karşılıklı muhabbet isterken, tam zıddına sürükleyen tavırlar, evliliği iyice zora sokuyor.
Evlilik, bir “güç ispatı mücadelesi” değildir. Rakip olmak değildir. Kadın gölgesinde dinleneceği güçlü bir erkeğin varlığı ile huzur bulur. Erkek, letâfetiyle rûhunu dinlendirecek bir kadının varlığı ile güçlenir.
Evlilik, üstünlük ve otorite savaşı değildir. Evlilik, haramlara karşı kulca durmak için en güçlü silahtır. Birinin diğerini yendiği, galip geldiği, hâkimiyet kurduğu bir savaş değil; bir tamamlanış, rûhun sükûn buluşu, bedenin ve kalbin beşerî muhabbet ile helâl dairede aşkı hissedişidir.
Eşlerden birinin diğerini kıyasıya eleştirmesi, sözünün nereye gittiğini düşünmeden kulağını tıkayıp ağzına geleni söylemesi veya değersizlik hissi uyandıran tavırlar sergilemesi, evliliğin temeline dinamit koymak gibidir.
Yetersizlik duygusu ile ezilen taraf, zamanla mizacına göre ya hırçınlaşıp söz ve tavırlarıyla karşı tarafı yaralar ya da iyice içine kapanıp sessizlik ve suskunluk silahıyla muhâtabını cezalandırır. Böylece kâğıt üzerinde var olsa da ruhların evliliği çoktan son bulmuş olur.
Nicelerinin hayal ettiği hayatı yaşadığının farkında olmadan şükürsüzce eriyip giden pek çok hayat var, ne yazık ki! Evi, eşi, evlâtları, sağlığı ve daha nice nimetler…
Düşünün; kalbini kırdığınız eşiniz evden çıktı sabah… Ya onun ömrü son bulup bir daha eve dönemese ya da geldiğinde sizi bulamasa… Ömür, küsecek kadar gözü karalık ve cesareti kaldırmaz! Gidip de dönmemek, dönüp de eşini bulmamak var.
Şeytan da boş durmuyor; gönlü kırık evden ayrılan veya evde kendi başına gönlünü tamir etmekle uğraşan kimselerin karşısına şeytan bir sürü alternatif çıkarıyor; hem de kolaylıkla… Çünkü bu devirde her şeyin “sanal”ı çıktı.
Mutluluklar da ilişkiler de dostluklar da sanal hâle dönüştü, dönüşüyor. Elbette herkesin bizzat tercih edip yaptığı günahlar, öncelikle kendi boynuna… “Eşim bana şöyle davrandığı için ben bu günaha daldım!” demek günahı hafifletmiyor. Ama eşini, yalnızlığa ve günaha sürükleyen tavırların da hiç vebâli ve sorumluluğu yok mu? “Nasıl olsa bana mahkûm!” düşüncesi ve tavrı, insanı bencillik ve vurdumduymazlığa sürüklediği gibi, karşı tarafa olan haklarını ve sorumluluklarını ihmâle ve ihlâle götürüyor. Bir gün anlıyor ki, bu devirde artık kimse kimseye “mahkûm” değil! Tabi, bunun da herkes için acı faturaları oluyor. Bir aile yıkıldığında, onun enkazı altında en çok çocuklar eziliyor.

Kısacası, evimizdeki her ferdi, her zaman gönlü alınması îcap eden, üzerinde en çok hassasiyet göstermemiz, âdeta üzerine titrememiz gereken Allâh’ın kulları olarak görmek lâzım. Tabi, bütün bunlar karşılıklı olunca anlamlı… Hep karşı taraftan fedakârlık beklemek, muhâtabı yoruyor.
Allâh’ım! Hânelerimizi nebevî ahlâkın bereketiyle, huzurla, mutlulukla ziynetlendir. Âmîn.
Editör Notu: Unutmayın, dijital dünyada bıraktığınız her kelime sizin karakterinizin bir aynasıdır. Canlara yakışır şekilde, sevgiyle kalın.




İlk yorum yazan siz olun.