Allah’ın Eli Var mıdır? Kur’an’daki Müteşâbih Sıfatları Nasıl Anlamalıyız?
Allah’ın eli var mıdır? Kur’an’daki müteşâbih sıfatları nasıl anlamalıyız? Teşbih ve ta‘tîl ne demektir? Kelâm gelenekleri bu hususta ne söyledi? “Allah’ın eli” nasıl anlaşılabilir? Allah’ın arş’a istivâ etmesi ne demektir?

Hazırlayan: Dr. Halil İbrahim DELEN
Kur’ân’da Allah hakkında “el”, “yüz”, “göz”, “Arş’a istivâ”, “gelme” ve “yakın olma” gibi ifadeler kullanılır. Hadislerde bunlara “inme”, “gülme” ve “parmak” gibi başka anlatımlar da eklenir. Bu kelimeleri ilk defa duyan biri doğal olarak şu soruyu sorabilir: “Allah’ın eli, yüzü veya gözü mü vardır?” “Allah Arş’a istivâ etti.” denildiğinde bir yere oturması ya da yerleşmesi mi kastedilir?
Mesele, yalnızca birkaç kelimenin sözlük karşılığını bulmaktan ibaret değildir. Asıl soru şudur: İnsanlara ait bir dille konuşan vahiy, hiçbir şeye benzemeyen Allah’ı biz insanlara nasıl anlatmaktadır? İslâm düşüncesinde “haberî sıfatlar” veya “müteşâbih sıfatlar” diye anılan bu ifadeler, tam da bu sebeple kelâm ilminin en çok tartışılan konuları arasında yer almıştır.
Kur’ân bu tartışmanın temel ölçüsünü aslında kendisi verir:
“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur; O işitendir, görendir.” (eş-Şûrâ 42/11)
Ayetin ilk bölümü Allah’ı bütün benzerliklerden tenzih ederken ikinci bölüm, O’nu bazı sıfatlarla tanımlar, böylece ayet bize O’nun sıfatlarını inkâr etmemeyi öğretir.
İki Uç: Teşbih ve Ta‘Tîl
Haberî sıfatlar konusunda iki temel savrulmadan söz edilebilir. Birincisi teşbih ve tecsimdir. Teşbih, Allah’ı yaratılmışlara benzetmek, tecsim ise O’nu cisim, organ, uzuv, parça, şekil, sınır, mekân ve hareket gibi bedensel özelliklerle düşünmektir. “Allah’ın eli vardır.” cümlesinden insan eli gibi bir organ anlamak, “Arş’a istivâ etti.” ifadesini oturmak veya bir mekâna yerleşmek şeklinde açıklamak bu probleme yol açar.
İkinci uç ise ta‘tîldir. Bu kavram, İslâm düşünce tarihinde başlangıçta daha çok Allah’ın zâtını sıfatlarından ayrı düşünmeyen veya O’nun zâtıyla kāim ezelî sıfatlarını kabul etmeyen yaklaşımları eleştirmek amacıyla kullanılmıştır. Zamanla anlam alanı genişlemiş, Allah’ın varlığını, sıfatlarını, yaratıcı olarak âleme müdahalesini ya da peygamberlik gibi dinî hakikatleri reddeden çeşitli düşünceler de ta‘tîl başlığı altında değerlendirilmiştir. Bu nedenle klasik kaynaklarda zâtın sıfatlardan soyutlanması, bazı ilâhî sıfatların reddedilmesi, nasların delâlet ettiği anlamların ortadan kaldırılması ve tabiatın yaratıcıdan bağımsız görülmesi gibi birbirinden farklı ta‘tîl biçimlerinden söz edilir.

Haberî sıfatlar bağlamında ta‘tîl, Kur’ân ve hadislerde Allah’a nispet edilen ifadelerin hiçbir anlam ve hakikat taşımadığını ileri sürmek ya da bu ifadeleri, vahyin Allah hakkında bildirdiği hiçbir olumlu muhteva kalmayacak ölçüde etkisizleştirmek şeklinde anlaşılabilir. Meselâ teşbihten kaçınmak adına Allah’ın bilen, dileyen ve güç yetiren gerçek bir varlık olduğunun dahi söylenemeyeceği sonucuna ulaşmak, tenzihi korumak yerine ilâhî zâtı bütün yetkinliklerden soyutlama tehlikesini doğurur. Çünkü Allah’ın sonradan sıfat kazanması düşünülemeyeceği gibi O’nun ezelde ilim, kudret ve iradeden yoksun bulunduğunu söylemek de mümkün değildir. Böyle bir kabul, Allah’ın önce eksik, ardından yetkin hâle geldiği ve değişime uğradığı sonucunu doğurur (Sinanoğlu, 2020).
Tahâvî Allah’ı sınırdan, organdan, araçtan ve altı yönün O’nu kuşatmasından tenzih etmekte, onun bu ifadeleri, Sünnî kelâmın ortak zeminini güzel ve net biçimde özetlemektedir (Tahâvî, ts.). Ebû Hanîfe’ye nispet edilen akâid metinlerinde de Allah’ın cisim, cevher ve araz olmadığı, istivânın ihtiyaç ve yerleşme anlamına gelmediği belirtilir (Ebû Hanîfe, 1999).
Teşbih ve ta‘tîl arasında korunması gereken bu denge, erken dönem klasik kelâm ve akaid literatüründe çoğu zaman “bilâ keyf” ifadesiyle dile getirilmiştir. Haberî sıfatların naslarda geçtiği şekliyle kabul edilmesini, fakat bunlara yaratılmışlara özgü bir mahiyet ve biçim yüklenmemesini ifade eden “bilâ keyf” ifadesi, “keyfiyet isnat etmeksizin” anlamına gelir. Buna göre Allah’a nispet edilen “el”, “yüz”, “göz” veya “istivâ” gibi ifadeler reddedilmez ancak bunların nasıl olduğu konusunda insan tecrübesinden hareketle bir tasvir de yapılamaz.
Bu bağlamda “bilâ keyf” sözü, yalnızca “Nasıl olduğunu bilmiyoruz.” demek değildir. En başta Allah’ın insanlara ve diğer varlıklara benzemediğini kabul etmek, haberî sıfatları da bu temel tenzih ilkesi çerçevesinde anlamaktır. Bu sebeple “Keyfiyeti bilinmez.” ifadesi, bilinmeyen bir beden veya organ tasavvuru olmayıp Allah hakkında herhangi bir bedensel keyfiyet düşünmenin imkânsızlığını ifade eder (Beyâzîzâde, 1997).
Kelâm Gelenekleri Ne Söyledi?
Mu‘tezile, ilâhî birliği ve tenzihi korumak amacıyla haberî sıfatları büyük ölçüde mecazî anlamlarla açıklamıştır. Buna göre “el” kudret veya nimet, “yüz” Allah’ın zâtı yahut rızâsı, “göz” koruma ve gözetim, “istivâ” ise hâkimiyet ve hükümranlık anlamına gelebilir. Mu‘tezilî düşüncede bu kelimeler, dilin mecaz ve temsil imkânları içerisinde anlaşılmalıdır (Kādî Abdülcebbâr, 2012).
Ehl-i hadis ve Hanbelî gelenekte esas vurgu, naslarda geçen ifadelerin değiştirilmeden kabul edilmesi üzerinedir. Bu yaklaşım, “Allah kendisini nasıl tanımlamışsa biz de öyle niteleriz fakat yaratılmışlara benzetmeyiz.” şeklinde özetlenebilir. Mâlik b. Enes’e nispet edilen meşhur “İstivâ malûmdur, keyfiyeti meçhuldür, bunu sormak bid‘attir.” sözü bu tavrın sembolü hâline gelmiştir (Delen, 2025).
Ancak Hanbelî gelenekte farklı çizgiler bulunmaktadır. İbnü’l-Cevzî, bazı Hanbelîlerin kullandığı bedensel anlatımları sert biçimde eleştirmiş ve mezhebi teşbih ithamından korumaya çalışmıştır. (İbn Teymiyye, 1995; İbnü’l-Cevzî, 1992).
Eş‘arî gelenekte haberî sıfatlar konusunda zamanla te’vîle daha fazla yer verilmiştir. Özellikle Cüveynî, Gazzâlî ve Fahreddin er-Râzî gibi âlimler, nasların beden, organ, yön ve mekân çağrıştıran zâhirî anlamlarının Allah hakkında düşünülemeyeceğini vurgulamışlardır. Buna göre kesin aklî deliller Allah’ın cisim olmadığını ve herhangi bir mekânda bulunmadığını gösteriyor olsa da ihtilafa sebep olan yukarıda geçen ifadeler ya dilin elverdiği uygun bir anlamla te’vil edilmeli ya da ayrıntılı anlamı Allah’a bırakılmalıdır (Râzî, 1986).
Hanefî-Mâtürîdî gelenek ise aklî tenzih ile dilin imkân verdiği ihtimalleri bir arada değerlendiren daha ihtiyatlı bir yöntem önerir. Mâtürîdî, Allah’ın mekâna muhtaç olamayacağını açık biçimde savunur. Allah ezelîdir, mekân ise yaratılmıştır. Allah’ın sonradan bir mekânda bulunmaya başlaması değişme ve ihtiyaç anlamına gelir. Bunlar da Allah hakkında düşünülemez.
Mâtürîdî, “istivâ” kelimesinin hâkimiyet, yücelik ve tamamlanma gibi farklı anlam ihtimallerini zikreder, fakat Allah’ın muradını tek bir yoruma indirgemez. Kesin olan, ayetin hiçbir şekilde oturma, yerleşme veya yaratılmışlara benzeme anlamı taşımadığıdır (Mâtürîdî, 1970).
“Allah’ın Eli” Nasıl Anlaşılabilir?
Kur’ân’da Hudeybiye’de yapılan biat anlatılırken şöyle buyurulur:
“Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.” (el-Feth 48/10)
Burada Allah’ın fiziksel bir elinin insanların ellerinin üzerine konulması değil, yapılan sözleşmenin Allah’ın bilgisi, tasdiki ve desteği altında olduğu anlatılır. Arapçada da Türkçede de “el” yalnızca organ anlamına gelmez. “Bu iş onun elindedir.”, “devletin eli”, “eli açık olmak” gibi ifadelerde de “el” ile kudret, tasarruf, imkân veya cömertlik kastedilir.
Bununla birlikte “yed” kelimesinin geçtiği her ayeti aynı anlamla açıklamak da doğru olmaz. “İki elimle yarattığım” (Sâd 38/75) ifadesinde özel yaratma, değer verme ve doğrudan ilâhî tasarruf vurgusu öne çıkabilir. Önemli olan, “el” lafzını organa dönüştürmeden anlamı ayetin bağlamından hareketle belirlemektir (Mâtürîdî, 1970)
Allah’ın Arş’a İstivâ Etmesi Ne Demektir?
“Rahmân Arş’a istivâ etti.” ifadesine gelince, burada en başta söylenmesi gereken şey istivânın oturmak, yerleşmek veya bir mekânın içine girmek anlamına gelemeyeceğidir. Çünkü Arş da mekân da yaratılmıştır. Allah’ın Arş’a muhtaç olduğu veya Arş tarafından taşındığı düşünülemez.
Kelamcıların bir kısmı istivâyı hâkimiyet ve hükümranlıkla açıklamış, bir kısmı ise lafzı kabul edip Allah’a yakışan özel anlamın ayrıntısını O’na bırakmıştır. Her iki yaklaşımın ortak noktası, istivânın sadece oturmak, temas etmek, bir mekânı doldurmak veya bir yerden başka bir yere geçmek şeklinde anlaşılamayacağıdır.
Hadislerde geçen “Rabbimiz dünya semasına iner.” (Buhârî, Teheccüd, 14) ifadesi de aynı ölçüyle ele alınmalıdır. Fiziksel iniş, bir varlığın yukarıdan aşağıya hareket etmesini, mesafe katetmesini ve bulunduğu konumun değişmesini gerektirir. Bunlar yaratılmışlara ait özelliklerdir.
Bu sebeple birçok kelamcı nüzûlü, Allah’ın rahmetinin, emrinin ve kullarına özel yönelişinin tecelli etmesi şeklinde açıklamıştır. Hadisin asıl mesajı, gecenin o vaktinde dua, istiğfar ve kulluk için açılan ilâhî rahmet kapısıdır. Bununla birlikte tartışmayı yalnızca “inmek” fiilinin fiziksel tasvirine sıkıştırmak, hadisin ibadet ve ümit çağrısını gölgede bırakabilmektedir (Mâtürîdî, 1970).
Nasıl Anlatmalıyız?
Günümüz Türkçesinde “Allah’ın eli”, “Allah iner” veya “Allah Arş’ın üzerindedir.” gibi cümleler açıklamasız bırakıldığında birçok okuyucu bunları fiziksel anlamıyla düşünebilmektedir. Bu nedenle yalnızca “bilâ keyf” demek her zaman yeterli olmayabilir.
Öncelikle Allah’ın cisim, organ ve parçalardan oluşan bir varlık olmadığı açıkça belirtilmelidir. Hiçbir mekân ve yön Allah’ı kuşatamaz. Vahiydeki ifadeler bağlamından koparılmamalı; Arapçanın mecaz, deyim, kinaye ve temsil imkânları dikkate alınmalıdır.
Sonuçta haberî sıfatların sağlıklı biçimde anlaşılması üçlü bir dengeye dayanır: Vahyin lafzını ve mesajını korumak, Allah’ı yaratılmışlara ait bütün özelliklerden tenzih etmek ve insan yorumunun ve aklının sınırlılığını kabul etmek.
Doğru ölçü, “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” ilkesini merkeze alarak nasları dil, bağlam, akıl ve tenzih ışığında birlikte okumaktır.
Allah’ın Eli Var mıdır?
Editör Notu: Unutmayın, dijital dünyada bıraktığınız her kelime sizin karakterinizin bir aynasıdır. Canlara yakışır şekilde, sevgiyle kalın.




İlk yorum yazan siz olun.