Ailede Huzurun Sırları
Ailede Huzurun Sırları Eşlerin Görev ve Sorumlulukları
Aile içindeki dengeyi hangi vazifeler korur? Hanımlar ve beyler için huzurlu bir evliliğin sırları…
Eşlerin üzerine düşen vazifeleri bilip sorumluluklarını yerine getirmesi, ailede huzurun ve iki cihan saadetinin anahtarıdır.
EVLİLİKTE HUZURUN YOLU: HANIM VE BEYLERİN AİLE İÇİNDEKİ VAZİFELERİ
Ailede Huzurun Sırları
Aile yuvalarında huzurun ilk şartı takvâdır.
Aile yuvasında huzur ve saâdeti temin etmek için, hanımlar her şeyden önce, Allâh’a kulluğa ve takvâya riâyet etmelidir. İbâdetlerini vecd ile îfâ etmenin yanında, bilhassa helâl ve harama da îtinâ göstermelidirler.
Aile içinde hanımın takvâ ve istikameti; kocasını, çocuklarını, akrabalarını ve hattâ komşularını hayır ve hasenâta teşvik edecek mâhiyette olmalıdır.
Sahâbî hanımları, her sabah efendilerini uğurlarken şöyle derlerdi:
«‒Efendi, Allah’tan kork; haram kazanma! Biz dünyada açlığa sabrederiz fakat kıyâmet gününde cehennem azâbına sabredemeyiz!» (Abdülhamid Keşk, Fî Rihâbi’t-Tefsîr, I, 26)
Hanımlar için Allâh’a kulluktan sonra gelen en mühim vazife; kocalarının ve aile fertlerinin saâdeti için gayret etmektir.
Sâliha bir hanım; etrafına saâdet saçan, cennet kokulu bir çiçek vasfında olmalıdır. Efendisini memnun etmek ve aile saâdetine gölge düşürmemek, hanımlara Rabbimiz’in rızâsını kazandırır. Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Sâliha kadın o kimsedir ki;
- Kocası; onun yüzüne baktığı zaman, sürurla dolar,
- Kocasının meşrû isteklerini yerine getirir ve
- Beyinin olmadığı yerde; hem malını hem de nâmusunu muhafaza eder.” (İbn-i Mâce, Nikâh, 5/1857)
Bir hanımefendi; evin içindeyken, kendine îtinâ göstermeli, temiz ve bakımlı olmalıdır.
Pasaklı ve derbeder olmamaya âzamî dikkat etmeli, böyle bir kötü alışkanlığı varsa, kendisini düzeltmelidir. Efendisinin yanında, göze hoş gelmeyecek her türlü görüntüden uzak olmalıdır.
Zira evde aradığı huzuru bulamayan kimsenin gönlü, dışarıda yanlış yerlere doğru kayabilir ve nihayet aile saâdeti zaafa uğrar. Sâliha bir hanımefendiye düşen, beyinin âhiretini korumak için îtinâlı davranmak ve onun nefsine ve şeytanına bahane oluşturmamaktır.
Bu sebeple, ev içinde kadın; renk ve kokusu muhtelif çiçeklerden derlenmiş bir buket gibi olmalı, eşine saâdet ve huzur tevzi etmelidir. Beyi; akşam saatlerini özlemeli, akşam eve dönmekten nefret etmemelidir.
Bunu temin için de sâliha bir hanım; kocasını tebessümle ve kapıda karşılamalı, evden çıkarken de güzel sözler ve hayır duâlarla yolcu etmelidir. O gün kendisi çok yorulmuş olsa bile bunu belli etmemeli ve onun yanında asık suratla durmamalıdır. Kocasının sıkıntılarını paylaşmalı, onun rûhunu dinlendirmelidir.

Zevç ve zevce birbirine karşı haddi aşan alınganlıklar göstererek, gerekli-gereksiz şikâyetlerde bulunarak, birbirlerinin huzurunu kaçırmaya çalışmamalıdır.
Bu hususta ashâb-ı kiramdan Ümmü Süleym’in misâli ne güzeldir.
Ağır hasta olan çocukları, kocası Ebû Talha evde yokken vefât etmişti. Ümmü Süleym; müstesnâ bir rızâ, metânet ve sabır gösterdi. Onu gasledip kefenledi. Ebû Talha gelince;
“–Oğlan nasıl?” diye sordu. Ümmü Süleym;
“–Çocuğun ıstırabı sakinleşti, istirahat ettiğini zannediyorum.” dedi. Ümmü Süleym, ev halkına;
“–Sakın Ebû Talha’ya oğlunun öldüğünü söylemeyin, tâ ki ben söyleyinceye kadar!..” diyerek sıkı tembihatta bulundu. Sonra kocasının yemeğini getirdi. Ebû Talha yemeğini yedi. Ümmü Süleym süslenip zevcine göründü. Beraberce istirahate çekildiler. Sabah olunca, Ebû Talha evden çıkmak istediği sırada, zeki ve takvâ sahibi bir hanım olan Ümmü Süleym;
“–Ey Ebû Talha! Şu komşumuzun yaptığına bak, kullanmak üzere aldığı emâneti istediğim zaman vermek istemediler.” dedi. Ebû Talha;
“–Hiç olur mu, iyi etmemişler!” diye mukabelede bulundu. Bunun üzerine Ümmü Süleym;
“–Ey Ebû Talha! Oğlun senin yanında Allâh’ın bir emânetiydi, onu geri aldı.” deyiverdi. Ebû Talha birden şaşırdı, sustu ve sonra;
“–Biz Allah içiniz ve muhakkak O’na döneceğiz.” diyebildi. Namaz için mescide gittiğinde olan biteni Hazret-i Peygamber’e anlattı. Allah Rasûlü;
“–Cenâb-ı Hak, bu gecenizi mübârek kılsın.” diye duâ etti. Bu duâ üzerine daha bir yıl geçmeden Allah, bu aileye bir erkek evlât daha ihsan buyurdu. Peygamber Efendimiz bu yeni doğan çocuğa hurma yedirerek duâda bulundu ve ismini «Abdullah» koydu. Yine bu duânın bereketiyle Abdullâh’ın yedi veya dokuz çocuğu olduğu ve hepsinin kurrâ hâfız oldukları rivâyet edilmiştir. (Buhârî, Cenâiz, 42, Akîka, 1; Müslim, Edeb, 23; Fedâilü’s-sahâbe, 107)
Bu kıssada; sahâbî bir hanımın; Cenâb-ı Hakk’a tam bir rızâ ve teslîmiyet gösterdiğini, bunun yanında efendisine de güzel bir şekilde sabır ve tahammül telkin ettiğini temâşâ ediyoruz.
Demek ki; Küçük bir üzüntüyü veya sıkıntıyı mazeret göstererek, evde huzursuz davranmak, abus bir çehre ile dolaşmak asla makbul bir davranış değildir.
Bu itibarla; Sâliha bir hanım; beyini hiçbir zaman ihmâl etmemeli, aile fertleri arasındaki sıralamada onu ikinci sıraya düşürmemelidir.
Bir insanın hoşnutluğunu kazanmak için onu iyice tanımak gerekir. Bu sebeple hanım; kocasını anlamaya, onun ideallerini, alâkalarını, hislerini ve zevklerini paylaşmaya ve ondan kopmamaya çalışmalıdır.
Buna mukabil erkek de hanımına karşı aynı şekilde hareket etmelidir.
Eğer bu hususa ihtimam göstermezlerse, hayat arkadaşlığının tabiî îcâbı olan «beraberlikler, ortak noktalar ve paylaşmalar» gittikçe azalır ve eşler birbirlerinden zamanla uzaklaşır.
Vakitlice tedbir alınmazsa bu bir müddet sonra öyle bir hâl alır ki; karı-koca arasındaki muhabbet ve beraberlik, yerini ayrılık ve nefrete bırakabilir. Bunun ortaya çıkacağı en kötü zaman ise ihtiyarlık çağıdır. Evliliklerde âyet-i kerîmenin işaret ettiği üzere; sükûnet (huzur) ve meveddet, karşılıklı rahmet ve merhamete inkılâb etmelidir.
Ömrün sonunda zevç ve zevce birbirine bir merhamet bastonu olmalıdır. Bunun için de bir ömür; hanım, beyine hayırlı ve meşrû her işinde yardımcı ve destek olmalıdır.
-
Akraba Münasebetleri
Sâliha bir hanım, beyinin akrabalarına da hürmette kusur etmemelidir. Tercih ve fedâkârlık durumunda kalırsa, beyinin ailesine daha fazla yakınlık göstermelidir. Zira hanımının bu davranışı, efendisini memnun eder.
Diğer taraftan kayınpeder ve kayınvâlideler de öz anne-baba ile aynı görülmelidir. Fakat akrabalarla karşılıklı münasebette hassas olunması gereken bir nokta vardır, o da İslâm’ın belirlediği «mahremiyet sınırları»na riâyet edilmesidir.
İslâmiyet’te; bir kişi, karşı cinsten nâmahrem (nikâh düşebilecek, yani evlenmeleri yasak olmayan) bir kişiyle baş başa kalmamalıdır. Meselâ bir hanım; enişte, kayınbirader, amcaoğlu vb. bir akrabasıyla bir mekânda tek başına kalmamalıdır. Bir erkek de; baldız, yenge, amcakızı, halakızı ve bunların emsâli durumundaki bir hanımla tek başına bir mekânda kalmamalıdır.
Bir kadın, nâmahrem erkeklerin de bulunduğu aile ortamlarında ancak tesettürüyle bulunmalıdır. Bu kişiler, akraba da olsa durum değişmez. Sadece mahrem (evlenilmesi mümkün olmayan, kardeş, amca, dayı, yeğen gibi) akrabalar bundan müstesnâdır.
Bu mevzularda kimse temiz kalp ve güzel niyet iddialarıyla tabiri câizse keçi yollarına sapmamalı, mahremiyet duvarlarını yıkmamalıdır. Bilhassa hanımlar, kendilerini bir sû-i zan ile lekelenmekten uzak tutmalıdır. Çünkü kadın, bembeyaz bir ekran gibidir; onda en küçük bir leke bile göze batar.
«Töhmet olan yerlerde bulunmayınız!» buyurulmuştur. Peygamberimiz de sû-i zanna karşı şöyle tedbir almıştır:
Bir gece vakti, Allah Rasûlü; hanımlarından biriyle sokakta yürürken karşılarına çıkan ensardan iki şahsa yanındaki kimseyi tanıtır mâhiyette;
“–Bu, anneniz Safiyye bint-i Huyey’dir.” buyurmuştur. Ashâbın;
“–Rasûlü’nün uygunsuz bir davranışta bulunmasından Allâh’ı tenzih ederiz, yâ Rasûlâllah!” demeleri üzerine de, şöyle buyurmuştur:
“–Şeytan insanın vücudunda kan gibi dolaşır. Onun sizin kalbinize bir kötülük -veya bir şüphe- atmasından korkarım.” (Buhârî, İ’tikâf, 11; Müslim, Selâm, 23-25. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Savm, 79, Edeb, 81; İbn-i Mâce, Sıyâm, 65)
-
Sabır ve Tahammül
İki cihanda aile saâdeti için en mühim şartlardan biri de; “sabır ve tahammül..” Hayat sürprizlerle doludur. Felâket ve buhran zamanları olabilir. Böyle zamanlarda sâliha bir hanımın, beyinin yanında bulunması ve onun yükünü hafifletmeye çalışması gerekir. Büyüklerimiz ne güzel demişler:
“–Halı ol ki, baş tâcı olasın.”
“–Ağzından kan damlasa; «Kızılcık şurubu içtim» diyesin! (Şikâyet etmeyesin, sabır ve tahammül ile zorlukları kolaylaştırasın.)”
“–Kol kırılır yen içinde kalır.” (Yani aile içindeki sıkıntılar, mahremiyet içinde çözülür. Hemen fâş edilmez. Zira ifşâ edilirse, artık kritik bir eşik geçilmiş olur. Bir daha o münasebet eskisi gibi olmayabilir.)
“–Evlâdım gelinlikle girdiğin bu yuvayı saâdetle doldurasın. Bu kapıdan ancak huzurlu bir ömrün neticesinde ak, lekesiz bir kefenle ebedî yolculuğa çıkasın.” (Yani bu kapıdan ayrılık, boşanma gibi bir niyetle çıkmayı aklından bile geçirme! Niyetinde; «Pazara kadar değil, mezara kadar!» sadâkati hâkim olsun!)
Bu telkinler; zulme, haksızlığa ve kötü muâmeleye râzı olmak, hakkını hiç aramamak demek değildir. Bu telkinler, incir çekirdeğini doldurmayacak bahanelerle aile yuvalarının dağılmamasını temin eden altın öğütlerdir.
Herkes takdir eder ki, insanın olduğu yerde birtakım sıkıntılar her zaman görülebilir. Bunları; «aile hayatının tuzu biberi» olarak kabul edip, sabırla, tahammülle, hattâ kötülüğe karşı iyilikle aşmak ve iki cihan saâdetine ulaşmak elbette ki doğrudur.
Günümüzde maalesef, yukarıdaki telkinlerin tam tersi istikamette, gelin olacak kızlara, aileleri ve çevreleri tarafından;
“–Kendini ezdirme! Gerekirse terk et, gel!” gibi tavsiyelerde bulunulmaktadır. Bunun neticesinde de evlilikler azalmakta, boşanmalar çoğalmakta, yavrular parçalanmış yuvaların enkazı altında kalmaktadır.

Sabır ve tahammül bütün insânî münasebetlerde en mühim devâdır.
Lâkin, bıçak kemiğe dayandığında, gerçekten tahammül edilemez ve nefes aldırmaz bir zulüm ve haksızlık mevzubahis olduğunda; elbette, evvelâ aile büyüklerine müracaat etmek ve benzeri yollara başvurmak zarûrî olacaktır. Mühim olan, daha evvel denenmesi gereken yolların güzelce tecrübe edilip edilmediğidir.
İnsanlar; güzel davranış, ikram ve ihsana âdetâ teslim olurlar. Sâliha bir hanım; güzel ve olgun davranışlarıyla kocasının kalbinde yer ederse, biiznillâh, ondan vefâ ve teşekkür görecektir. Hulâsa; İnsanlar sevdikçe sevilirler, hürmet gösterdikçe hürmet görürler. Fedâkâr oldukça, karşılığında güzellik ve ikramlar bulurlar. Hattâ âhirete îman sayesinde bilirler ki, dünyada karşılığını tam bulmasalar dahî, ukbâda mutlaka fazlasıyla ecir ve sevâbına nâil olurlar.
Aile içinde sevgi, saygı ve fedâkârlık, öncelikle hanımdan gelmelidir. Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Kocası kendisinden râzı olarak vefât eden kadın, cennete gider.” (Tirmizî, Radâ, 10; Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Nikâh, 4)
Bu hadîs-i şerif, hem sâliha bir hanımın beyini memnun etmesi hâlinde nâil olacağı mükâfâtı bildirmekte ve hem de ailede erkeğin mevkiine ve kadının ahlâkına temas etmektedir.
Erkek de hâriçte çalışıp uğraşırken kazancının helâl olmasına dikkat etmeli, yapılan harcamaların kaynağından habersiz olan hanımına ve yavrularına bilhassa şüpheli şeyler yedirmemeye dikkat etmelidir.
Zira yanlış lokmalar, gaflet getirir. Kişinin rûhânî dünyasına zarar verir.
Hanımlar; kocalarının meşrû işlerin de dâimâ yanında olmalıdır ki, bu sayede efendileri, onlarla tesellî bulsun, şevki artsın. Mâlûm olduğu üzere hayır ve güzellikler paylaşıldıkça artar; felâket ve üzüntüler paylaşıldığında azalır.
Zevç ve zevceler; hem dünya, hem âhiret yolculuğunda birbirlerinin hayat arkadaşı olduklarını hiçbir zaman unutmamalıdırlar. Önceden her birinin müstakil bir hayatı varken, evlenmekle ortak bir hayata, ortak bir kadere dâhil olurlar. Öyleyse ortak hayatın îcaplarına riâyet etmeli ve hayatın iniş ve yokuşlarında hep birbirilerini gözetmelidirler. Eğer birinin ayağı sürçerse, diğeri ona baston olmalı ve gönlünden tutup kaldırmalıdır.
-
Firâset ve Güzel Ahlâk
Aile huzurunu bozan meseleler tefekkür edilirse; bunlara güzel ahlâk ve düşünceli, basîretli hareket ile mâni olunabileceği neticesine varılır.
Bir kadın, kocasının rûhuna girebilecek bir mahâret ve sanata sahip olmalıdır.
Sâliha bir hanım, eşinin davranışlarına dikkat etmeli ve bir hususta asabileştiğini fark ettiğinde meseleyi büyütüp işi münakaşa boyutuna vardırmamalıdır. Zira ciddî ve uzun süreli münakaşalar; aradaki muhabbet ve saygıyı zedeler, aile yuvasını tehlikeye sokar. Bu gibi durumlarda hanımların, kocalarına karşı davranışlarında sakin ve terbiyeli olmaya devam etmesi uygundur. Sonunda koca da hatasını anlayacak ve hanımına karşı mahcubiyet içinde hürmetkâr olacaktır. Aksi hâlde hatâlı olmasına rağmen, bu haksızlığını göremeyecek ve aralarına girmiş olan şeytan, iki kalbe de kin ve düşmanlık tohumları ekecektir.
Zevç ve zevcelerin dikkat edeceği bir husus da aşırı güvensizlik ve kıskançlıktır. İnsanları en çok rahatsız eden şeylerden birisi de kendilerine karşı duyulan îtimatsızlıktır. Eğer bu mevzuda çok ciddî sebepler ortaya çıkarsa; birbirlerini suçlamadan önce, oturup konuşmayı denemelidirler. Yoksa ufak tefek meseleleri büyütüp, içinden çıkılmaz büyük problemler hâline getirmemelidirler.
İnsanların bazı hâdiseler karşısında, basîret dediğimiz iç seziş ve görüşü bağlanabilir. Unutkanlık veya hataları olabilir. Bir hanım; kocasının istişâre etmek ihtiyacı içinde olduğunu görürse, bütün samimiyet ve iyi niyetiyle ona yanında olduğunu hissettirmelidir. Böyle bir mevzuda bildiğinin en doğrusunu söylemeye çalışmalıdır. En yakın sırdaşı olmalıdır. Unutmamalıdır ki; erkek ve kadın, birbirini tamamlayan unsurlardır.
Fakat bir hanımın; kocasını, bir başkasının yanında tenkit etmesi ve başkalarının yanında ona nasihat vermeye çalışması da edep kaidelerine aykırıdır. Ne kadar hatalı da olsa, onu mahcup edip eksiğini teşhir etmemelidir!.. Aynı şekilde kocanın da böyle bir davranışı yanlış olur. Zira âyet-i kerîmede; “Kadınlar sizin için, siz de onlar için bir elbise gibisiniz.” (Bkz. el-Bakara, 187) buyurulmaktadır.
Bir hanımın; kocasının eksik ve kusurlarına mukabil, başka bir erkeği kocasının yanında methetmesi de firâsete aykırı bir kabahattir. Kocasını; hiç kimseye, hattâ annesine ve babasına bile şikâyet etmemeli, onu hiç kimsenin yanında zor durumda bırakmamaya dikkat etmelidir. Aradaki ihtilâfları başkasına aksettirmek yerine, kendi aralarında çözmeye çalışmalıdırlar.
Hâsılı; ailede iki cihan saâdetinin en olmazsa olmaz şartı, hanımların beylerine veya beylerin hanımlarına değer vermesidir. Birbirlerinin kıymetini bilmeleridir. Kim ne telkinde bulunursa bulunsun; onların kıymetini en iyi bilecek kişi, yine zevç veya zevceleridir.
Zevç ve zevce; güzel ahlâk prensiplerine uyarlarsa, birbirinin cenneti olurlar. Onları çiğnerlerse de hayat tahammül edilemez hâle gelir.
Sâliha hanımın kıymeti husûsunda Peygamber Efendimiz buyururlar:
“Mü’min, Allâh’a takvâdan sonra en ziyâde, sâliha bir eşten hayır görür.
- Böylesi bir kadına emretse, itaat eder.
- Ona baksa sevinç duyar, bir şeyi yapıp yapmaması husûsunda yemin etse, kadın bunu yerine getirerek onu yeminden kurtarır,
- Uzak bir yere gitse, kadın hem kendi nâmusunu korur hem de kocasının malı husûsunda hayırlı ve dürüst olur.” (İbn-i Mâce, Nikâh, 5/1857)
-
Ailede Maddiyat
Gafil insanlar; hatalı bir düşünce ile saâdeti servet sahibi olmak, her arzu ettiği şeye sahip olmak zannederler. Bu sebeple evlenirken zengin bir kapıya varmayı talihli bir evlilik addederler.
Hâlbuki gerçek mutluluk; iki cihan saâdetidir. Dünya malı imtihandır ve aslında âhireti kazanma malzemesidir.
Sâliha bir hanım; maddî imkânları geniş olan bir ailede ise, israf ve lüksün pençesine düşmez. Nefsine hâkim olmayı öğrenir.
Beyinin imkânları mahdut olan bir hanım ise, rızâ ve teslîmiyetin huzurunu yaşar. Aile bütçesini zorlama pahasına, her gördüğüne sahip olmaya hırs duymaz. En huzur verici zenginlik, kanaat ile zengin olabilmektir.
Zira bu hırs; nihayetinde aşırı yük altına girmeye, huzursuzluk ve büyük buhranlara sebep olmaktadır.
Günümüzde gittikçe yaygınlaşan kredi kartları sebebiyle, her gördüğünü kolayca elde edebileceğini zanneden birçok aile; ölçüsüz harcamalar yüzünden borç ve fâiz girdabına düşmekte ve perişan olmaktadır. Nice mesut yuva, bu yüzden yıkılmakta yahut huzurunu kaybetmektedir.
Ailenin maddî durumu çok iyi bile olsa, saçıp savurmamalı, israftan kaçınmalıdır. Bu, hem kadına hem de erkeğe ait bir mükellefiyettir. Allah korusun, gün gelir hoyratça harcananlar aranmaya başlanır. Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede buyurur:
“Yakınlarına, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver, sakın saçıp savurma! Çünkü savurganlar şeytanların kardeşi olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür.” (el-İsrâ, 26-27)
Müsrifler nasıl şeytanın kardeşi olur?
Unutmamak lâzımdır ki; israf, eşya ve geometri ile aşağılık duygusunu bastırma hareketidir.
Çünkü insanlardaki taklit temâyülü neticesinde; bir aile bir israfı yaptığında, onların çevresindeki başka aileleri de o israfa âdetâ mecbur etmektedir. Bir moda salgını olmaktadır. Bu da şeytanın işini kolaylaştırmaktır.
Eğer fazla gelen; yiyecek, içecek, kılık kıyafet varsa ihtiyaç sahipleri aranıp bulunmalı ve onların hakkı ayrılmalıdır. Zira fakir ve muhtaçların gönlünü yapmak ve onların duâsını almak; yuvaları şenlendirir, rızıkları bereketlendirir. Zira mü’minin mü’mine zimmetli olduğunu unutmaması gerekir.
Devamlı hatırda tutulmamalıdır ki; biz onlar gibi, onlar da bizim gibi olabilirdi.
İnfakta ölçümüz ise; sadece eskiyen ve gözden düşen eşyaları evden uzaklaştırmaktan ibaret olmamalı, şu âyetin şümûlüne girmek olmalıdır:
“Sevdiklerinizden infâk etmedikçe birre (gerçek fazîlet, hayır ve iyiliğe) ulaşamazsınız…” (Âl-i İmrân, 92)
Şu husûsu da özellikle ifade etmelidir ki; aile hayatında tutumlu harcamaya riâyet, öncelikle kadına ait bir vazifedir. O; giyim kuşam ve yiyip içmek gibi meselelerde mütevâzı ve iktisatlı olmayı, ayrıca israfa son derece dikkat etmeyi benimsediği takdirde, gelirleri düşük bile olsa ailede bolluk, bereket ve huzur olur.
Bugün bu ölçülere riâyet edilmediğinden her gün ne yazık ki tonlarca ekmeğin çöpe atıldığı bildirilmektedir.
Hâlbuki tutumlu bir hanım; sadece ekmeğin değil, her şeyin ölçüsünce eve gir mesini temin etmeli ve onların değerlendirilmesi husûsunda da îtinâlı olmalıdır. Çünkü herhangi bir şeyi tüketmeden onun bozulup çöpe atılmasına sebep olmak, aile hayatında ancak kadınların önleyebileceği bir israf şeklidir.
Eskiden hanımlar; sökük dikmek, giyecekleri tamir etmek ve böylece israftan kaçınmak husûsunda fevkalâde dikkatli ve mâhir idiler. Bugün ise en küçük bir sökükte; çokları, hemen yenisini alma yolunu tercih etmektedir. Bu da çok kötü bir israf ahlâkıdır.
Bir elbiseyi biraz eskise de giymeye devam etmekte, tevâzu ahlâkı da vardır. Aile saâdetine dikilebilecek kem gözlerin tesirini izâle edecek bir huzur reçetesi de vardır.
Hâsılı hanımlar; âhireti birinci tercih yaparlarsa, iki cihanda aileleri huzur ve saâdetle dolar. En ızdırap verici hâdiseler dahî, o ailenin sînesinde eriyip kaybolur. Neticede aile yuvaları cennete döner. Kocalara da; böyle bir sâliha hanımefendinin kadrini bilmek, onu himâye etmek ve ona vefâ göstermek düşer.
-
Kıymet Bilen Bir Koca, Sâlih Bir Baba…
Aile saâdetinin sağlam temeller üzerine oturması, sâlih bir babanın idaresine dayanır.
Sâlih bir baba demek; ailenin geçimi, terbiyesi, muhafaza edilip gözetilmesi gibi vazifeleri en güzel şekilde yerine getiren baba demektir. Bu da; bilgili, uyanık, tecrübeli, becerikli ve bilhassa îmanlı, takvâlı ve güzel ahlâklı olmayı gerektirir.
Yüce dînimiz, ailenin geçimini temin etmek külfetini erkeğe yüklemiştir.
Bu sebeple kendi kendine geçinemeyen bir insanın başkalarını da mağdur etmesi uygun olmayacağından; bir ev geçindirecek imkânı olmayan kişinin, evvelâ bunu tedârik etmesi gerekir.
Bununla birlikte elindeki imkânları zayıf olduğu hâlde, dînini daha güzel yaşamak için evlenmeyi düşünen kimselere de Allah yardım eder.
Çünkü Cenâb-ı Hak, kendi lütfunun genişliğini hatırlatarak evliliği teşvik etmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Aranızdaki bekârları, köleleriniz ve câriyelerinizden müsait olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lutfu ile onları zenginleştirir. Allah (lutfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir.” (en-Nûr, 32)
Bu âyet-i kerîmeden de anlaşıldığı üzere; toplum içerisinde evlenmeye gücü yetenler bir an önce evlenmeli, kendi imkânlarıyla buna gücü yetmeyenler de evlendirilmelidir. Bu, İslâm toplumunun vazifesidir. Büyük bir hayır kapısıdır. Bu sayede toplumun ve fertlerin iffeti muhafaza edilmiş olur.
İffet ki, insana verilmiş bir fazîlet vasfıdır. Diğer mahlûkatta iffet düşünülemez. Lâkin insan, bu insânî vasfını kaybederse sâir mahlûkātın seviyesine düşmüş olur.
Zamanımızda, her şeyiyle mükellef bir ev kurmaya güç yetirinceye kadar evliliği tehir etme hatasına düşülmekte, bu da evlilik yaşını 30’lu yaşlara kadar uzatmaktadır. Her türlü şehevî fitnenin kol gezdiği devrimizde; gençliğin bu yaşlarını nezih, iffetli bir bekârlık içinde geçirmenin zorluğu ortadadır. Bu sebeple evlenmeye imkân bulunduğunda geciktirmek doğru değildir.
-
Denkliğe Riâyet
Hiç şüphesiz; Allâh’ın her insana verdiği zekâ, güç, kabiliyet, özellik ve temâyüller farklı farklıdır. Bu sebeple değişik meşrepler ve meslekler meydana gelmiştir. Toplum düzeninin devamı için gerekli olan her mesleğe ve bu mesleklerin erbâbına ihtiyaç vardır. Bir toplumun bütünü içinde kasap da olacaktır, çöpçü de, doktor ve hoca da… Öyleyse herkes imkânlarına göre bir aile kurmaya gayret etmelidir. Bu aileyi kurarken de tarafların içtimâî (sosyal) durumlarında bir denklik olmalıdır.
Bu denklik; sadece maddî imkânları değil, aynı zamanda görgü, bilgi ve örf denkliğini ifade eder. Buna riâyet edilirse, karşılıklı istekler arasında yuvayı sarsacak aykırılıklar olmaz. Anlaşma daha kolay gerçekleşir.
Meselâ denklik olmadan evlenen bir erkek, hanımına ortak noktada bir hayat yaşatamaz ve onun hüsrânına sebep olabilir.
Çok yüksek seviyede muhabbet sayesinde böyle muhtemel hüsranların engellenmesi mümkündür. Ancak bunlar, yok denecek kadar istisnâdır.
Bu bakımdan iki tarafın da birbirine küfüv / denk olması zarûretini Hazret-i Mevlânâ şöyle ifade eder:
“Ayakkabının biri ayağına dar gelirse, ikisi de işe yaramaz.” Evliliğin ebedî bir akit olduğu ve zevç ile zevcenin ilk aylardaki heyecanlı duygularının zamanla normal seviyeye döneceği unutulmamalıdır.
Dolayısıyla evliliklerin prensip olarak denk aileler arasında olmasına dikkat etmek, her zaman daha faydalı ve isabetli olmuştur.
Bu demektir ki; maddî imkânlardan daha da öteye mânevî duyguları, gaye ve istekleri birbirine yakın olan insanların anlaşma ve kaynaşması daha kolaydır.
Ailede maîşeti temin babaya aittir. Baba; kazancının elverdiği imkânlar içinde, «mesken, gıdâ ve elbise» ihtiyaçlarını karşılamakla vazifelidir. Fakat bir babadan; gücünün ve kazancının üstünde taleplerde bulunmak, anne ve çocuklar için hak değildir.
Meşrû ve örfe uygun şekilde, her baba ailesinin ihtiyaçlarını karşılar.
Meskenin, aileye muvâfık sâlih-sâliha komşuların bulunduğu ve camiye yakın olan bir muhitte olması imkân nisbetinde temin edilmelidir.
Babalar, çoluk çocuğunun sevdiği yiyecek ve meyveler husûsunda hassas ve uyanık olur. Ev içinde utandığından veya sıkıldığından dolayı bir şey isteyemeyen çocukları, bilhassa kız çocuklarını gözetir.
Misafirlere ikramda, meşrû ölçüler içerisinde cömert davranır. Bu; hem ahlâkî bir meziyet hem de insanlık şerefi îcâbıdır. Misafir, evin bereketidir.
Kılık kıyafet husûsunda da bir baba; evlâtlarının ihtiyaçlarını, dînimize ve örfümüze uygun şekilde karşılar. Tesettüre aykırı, dar ve şeffaf elbiseler, küçük çocuklara dahî giydirilmemelidir. Zira gönül, bunlara temâyül etmemelidir. Kız ve erkek kıyafetleri ayrı olmalıdır.
-
Kıyafette Ölçü
İslâm, insanlık haysiyetine uygun giyinmeye dair bazı kaideler getirmiştir. Bunlardan biri, kıyafetin vücut hatlarını ortaya çıkaracak derecede dar veya şeffaf olmamasıdır.
Rasûlullah; Hazret-i Âişe’nin kardeşi Esmâ’nın ince bir elbise giydiğini görünce, başını çevirmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Ey Esmâ! Bülûğa erdikten sonra kadınların, -yüzüne ve eline işaret ederek- şu ve şundan başka bir yerinin görülmesi doğru olmaz.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 31)
Bu husus, İslâm’ın kadınlık şeref ve haysiyetini rencide eden davranışları engellemek için koyduğu temel kaidelerdendir. Kadınların yaratılış itibarıyla sahip oldukları bu fazîlet ve şerefe gölge düşürmemek de kadın-erkek iki tarafın birlikte ve titizlikle riâyet edecekleri hususlardan birisidir. İşte;
Tesettürün Hikmeti
Kadının örtünmesiyle kadınlık şahsiyeti korunmaktadır. Kadın, örtüsüyle karşısındakine bir zerâfet ve nezâket hissi vermektedir. Aksi hâlde kadın, nefsânî arzuları tahrik eden bir şehvet vasıtası hâline getirilmiş olur. Bu da onun şahsiyet ve haysiyetini alçaltır ve annelik vakarını zaafa uğratır.
Burada bilhassa işaret edilmesi gereken nokta şudur:
Yaratılış itibarıyla kadın ve erkek nefisleri arasında fark vardır. Bu da, kadın ve erkeğe ait ilâhî tayinle olan vazife ve buna bağlı husûsiyet farkından doğmuştur. Bunun için tesettürün, kadına ait şekli ile erkeğe ait şekli değişiklik arz eder.
Kadının tesettürünü Cenâb-ı Hak «cilbâb» ifadesiyle belirtir. Bunun mâhiyeti, vücut hatlarını belli etmeyen giysilerdir. (Bkz. el-Ahzâb, 59)
Zira kadın, erkeğe göre yaratılıştan câzibelidir. Tesettürden uzaklaşarak kendisini topluma bir nevî deşifre ettiğinde, nezâket ve zarâfeti zaafa uğrar. Annelik vasfı ve nesli koruma husûsiyeti zarar görür. Bu bakımdan onun câzibesi, tesettür emri ile yalnız efendisine tahsis edilmiştir. Çünkü kadın ve erkek arasında neslin devamı için birbirlerine karşı değişmez bir fıtrî temâyül mevcuttur ki; tesettür emrine riâyet edilmediği takdirde bu meyil, ilâhî hudutları çiğnemek gibi felâketlere dûçâr edecek kadar tehlikeli bir ahlâkî çöküntüye sebep olur. Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın:
“Zinâya yaklaşmayınız!..” (el-İsrâ, 32) emr-i ilâhîsindeki nüktelerden biri de;
“Tesettüre riâyetsizlikle zinânın yolunu açmayınız; ona imkân hazırlamayınız!” demektir. Bu, artık mutlak bir hükümdür. Dikkat edilirse; İslâm, zâhiren câzibesi olmayan bir kadına da tesettürü emretmiştir. Yani;
“Bu kadın, başını, kolunu ve ayaklarını açsa da açmasa da bir şey fark etmez, zaten dikkat çekici değildir.” denilemez. Burada kadının, tesettürle kadınlık vakarının korunması esastır.
İnsanın fıtratını dikkate alıp ona göre hükümler koyan İslâm, kadınlık ve erkekliğin îcaplarını da gözetmektedir. Bunun için Peygamber Efendimiz; kadınlara benzemeye çalışan erkeklerle, erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lânet etmiştir. (Bkz. Buhârî, Libâs, 61)
Bu tehlikeden muhafaza için hanımlar, sâliha hanımların meclislerinde bulunmaya gayret etmelidirler. Çünkü insan; kiminle oturup kalkarsa, onun hâliyle hâllenir. Bu, bir psikoloji kanunudur. Kadın; erkeklerle karışık bir sokak hayatına girdiği zaman, kadınlık duy gularını ve o güzel kadınlık husûsiyetlerini kaybeder.
Kadınlarla erkeklerin giyim kuşamda birbirlerine benzemeleri de yasaklanmıştır.
Allah Rasûlü; kadın gibi giyinen erkeklerin ve erkek gibi giyinen kadınların, rahmet-i ilâhiyyeden uzak kalacaklarını bildirmiştir. (Bkz. Ebû Dâvûd, Libâs, 28/4098) Zira her iki tarafın da kadınlık ve erkeklik haysiyetini muhafaza etmeleri gerekmektedir.
Ayrıca karşı cinsin giyimini taklit etmek, şahsiyet ve karakter bozukluklarına da sebep olmaktadır. Meselâ kendi cinsiyetinin gerektirdiği elbiseler yerine, -herhangi bir sebeple- karşı cinse ait giyim tarzını benimseyen insanların, tavırlarında da zamanla bu yönde bir değişim görülmektedir. Bu da fıtratın bozulması mânâsına gelir.
Diğer taraftan;
Bülûğ çağına ulaşmadan önce, erkek ve kız çocuklarının odalarını ayırmak da çocuklarımızın mânevî olgunlaşmaları ve şahsiyetlerinin oturması için dikkat edilecek hususlardan birisidir.
Erkekler, ailede kavvâm yani idarecidirler.
Kadın ve çocukların, dînî, ahlâkî bakımdan olgunlaştırılması; onların dünya ve âhiret saâdetlerine sebep olacak şekilde terbiye edilmeleri erkeğe ait mühim vazifelerdendir.
Nitekim bu vazife Kur’ân-ı Kerim’de şöyle beyan buyurulmaktadır:
“Ey îmân edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyunuz…” (et-Tahrîm, 6)
Bir baba; aile fertlerinin Kur’ân-ı Kerim eğitimine ehemmiyet vermeli, yavrularına ibâdet şevkini tattırmalıdır. Ayrıca dünya ve âhirete dair; yol, yordam, usûl ve edepleri de öğretmesi zarûrîdir. Bu çerçevede evlâtlarını; okul çağına geldiğinde yaz kurslarında, ardından da ilköğretimin bitişiyle birlikte Kur’ân-ı Kerim kurslarında mutlaka okutmalıdırlar. Bilhassa kız çocukları için bu daha da elzemdir.
Unutmamalı ki; Bir anne-babanın, çocuklarına bırakabileceği en kıymetli mîras, âhiret mîrâsıdır.
Yavrularını hâfız yapan, Kur’ân kültürüyle tezyîn eden anne-babalara ne mutlu!.. Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Kim Kur’ân-ı Kerîm’i okur ve onunla amel ederse, kıyâmet günü ebeveynine bir taç giydirilir. Bu tâcın nûru, güneşin dünyadaki bir eve konulduğunda vereceği ışıktan daha güzeldir. Öyleyse, Kur’ân-ı Kerim ile bizzat amel edenin nûru nasıl olur? Bir düşünün!” (Ebû Dâvûd, Vitr, 14)
Maalesef bugün babaların ve annelerin vazifelerini aksatmaları ve evlâtlarına gerekli mânevî eğitimi vermemeleri neticesinde; göz nûru yavrularımız, kötülüğe teşne olan medyanın çocuğu olarak, maddeci bir zihniyetle büyümektedir. Onları âdetâ televizyon emzirmekte, saçlarını internet şekillendirmekte, duygu ve hayallerini modalar ve reklâmlar belirlemektedir.
Böyle olunca anne-babaya, sadece onların isteklerini yerine getirme uşaklığı düşmektedir. Hele televizyon, internet vesâire imkânlarıyla kötü program ve ahlâk dışı çukurlara düşen çocuklarımızın durumları, içler acısıdır. Yürekleri parçalayan bu hâllere râzı olmak, anne ve babalar için hesabı verilemeyecek bir azap sinyalidir.
Erkek, ailesini her türlü kötülükten korumalıdır. Ailenin dînî değerlerini ve ahlâkî güzelliklerini bozacak arkadaşlardan ziyaret, gezme ve tatillerden, televizyondaki bozuk yayınlardan, seciyesiz ve seviyesiz kitap, gazete ve neşriyattan aile fertlerini uzak tutmalıdır.
Hâsılı bir erkek, ailesine takvâyı emretmelidir. Ancak; kendisini unutmadan…
Erkek, kendisi de dînî sınırlara dikkatli olmalı, mecbur kalmadıkça kadın ve erkeklerin birlikte çalıştığı karma ortamlarda bulunmamaya gayret etmelidir. Tahsil ve meslek seçiminde bu husûsu göz önünde bulundurmalıdır.
İşveren mevkiinde olanlar; karışık çalışma ortamına sebebiyet vermemeli, erkekler ve kadınlar için gerekirse ayrı çalışma zaman ve mekânları düzenlemelidir.
İşyerinde; bilhassa baş başa bulunacağı özel kalem, kâtip vb. kimseleri hemcinsinden seçmeye gayret etmeli, çeşitli sebep ve bahanelerle hanım sekreter vb. çalıştırmaktan kesinlikle uzak durmalıdır.
Günümüzde maalesef bu bozuk tercihlerin, boşanmalara ve ailevî yıkıntılara yol açtığı acı bir gerçektir. Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Bir erkek, yabancı bir kadınla baş başa kaldığında mutlaka üçüncüleri şeytan olur.” (Tirmizî, Radâ, 16/1171; Fiten, 7/2165; Ahmed, I, 18, 26)
Akıllı ve dirâyetli bir erkek, evine adım atarken aklını; ticarethâneye girerken de hissiyâtını kapı eşiğinde bırakmayı bilir. Yani iş âlemindeki sıkıntılarını, eve getirip aile yuvasının huzurunu bozmaz.
Ailesi ve çocuklarıyla münasebetlerinde onların dünyevî işler husûsundaki hata ve kusurlarını hoş görüp affetmeli, onlara merhamet ve hilm ile yaklaşmalıdır.
Hanımının bütün sır ve ayıplarını herkesten gizlemelidir.
Dînî kusur ve ihmalkârlıklarına ise ciddiyetle yaklaşmalı, cehâlet veya tembellik gibi olumsuzlukların üzerine kararlılıkla gitmelidir. Hanımının ve çocuklarının dînî bilgi ve amel eksikliklerini tamamlamaya her hâlükârda titizlik göstermelidir. Hem bizzat emek vermeli, hem de bu hususta faydalanılması gereken olgun ve liyâkatli eğitimciler den istifâde ettirmelidir. Bunlar da babaların vazifeleri arasındadır. Bilhassa yavrularımıza maddî mîrastan çok İslâmî bir karakter ve şahsiyet mîrâsı bırakmaya azmetmelidir.
Erkekler; ev içerisinde ailesine karşı yumuşak ve güzel sözlerle gönüllerini almalı, abus ve kaba bir çehre ile onları yanından uzaklaştırmamalıdır. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Sizin hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olanlarınızdır.” (Tirmizî, Radâ, 11. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Sünnet, 15; İbn-i Mâce, Nikâh, 50)
Hanımıyla geçim ve ev idaresi mevzuunda istişâre etmeli ve ona gücünün üstündeki işleri havale etmemelidir. Hanımına zaman zaman çocuk terbiyesinde yardımcı olmalıdır. Zira hem çocuklar ve hem de ev işleri kadınları gece-gündüz fazlasıyla yorar. Onların bu ağır yükünde yardımcı olmak, aradaki muhabbet ve anlayışın artmasına sebep olacaktır.
Hanımının yüzüne karşı ve gıyâbında duâlar etmelidir.
Hanımından habersiz uzak yolculuklara çıkmamalıdır. Yine eve, habersiz ve kim olduğunu bilmediği yabancı misafirler getirmemelidir. Hanımından, meşru ölçülerin dışında nâmahremlerin karşısına çıkmasını ve onlara hizmet etmesini istememelidir. Ailesini mümkün mertebe karışık ortamlardan uzak tutmalıdır.
Fazîletli Bir Babanın Ecri
Baba, ailenin saâdet semâsında bir güneş; anne, gönül parıltılarını, iffet tüllerini kendisine gümüşlü bir hâle yapmış ay; çocuklar da o fazîlet göklerinin inci gibi yıldızlarıdır.
Aklını, gücünü, irade, bilgi ve tecrübesini, ailesinin terbiye, refah ve kemâline hasretmiş bir baba; elbette kendisine hürmet, itaat, sevgi ve saygıyı fazlasıyla hak etmektedir. Ona karşı itaatsizlik, isyan, nankörlük ve kötü sözler asla yakışık almaz.
Bu sebeple Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Allâh’ın rızâsı, babanın hoşnutluğunda; gazap ve azâbı da babanın öfke ve kızgınlığında gizlidir.” (Tirmizî, Birr, 3)
Ailede hanım ve çocukların, evin reisi mevkiindeki babaya itaat ve hürmetten asla yüz çevirmemesi gerekmektedir. Zira babalardan mahrum kalınan gün, en hazin bir mahrumiyet akşamıdır. Onların aile için taşıdıkları ehemmiyet, yokluklarında çok daha derinden hissedilir. Bu yüzden onlar sağ ve hayattayken kıymetini bilmeli, duâsını almaya çalışarak meşrû emirlerine taat edilmeli ve kendilerine gerekli saygıda kusur edilmemelidir.
Benzer Konu Başlıklarımızı Okumaya Ne Dersiniz ?




İlk yorum yazan siz olun.